Hakkımda

Fotoğrafım
hiçbir zaman eşkenar üçgenin dik açılarının toplamı ilgimi çekmedi.İlgimi çeken tek şey aramızda sinsice yaşayan pezevenklerdi....

18 Nisan 2017 Salı

Şaşırabilir misin?

Ülke için ne çok şey söylemişliğimiz var! Dilimiz şiş geziyoruz. Bıktırana kadar!
 Bir söyle bin ah işit!
Yolda yürüyen her iki kişiden ikisi memleketi çekiştiriyordur. Valla, duyar muhabbete katılırsın. Argümanı boldur konunun.
İlginç ama bir o kadar da zengin kültür çeşitliliği.

Gerçekte ise,  cennetin fani  versiyonudur canım coğrafya. 4 mevsimini de  en tumturaklı hava koşullarıyla yaşarız. Yalan değil, gerçekten de kışlar soğuk ve yağışlı, götün donar, buz kesersin ve tabi, yazlar sıcak ve kuraktır da pişik olur ağlarsın. Kolay değildir bu topraklarda yaşamak. Dayanıklı bünye ister. Sabah yaz sıcağına uyanıp, akşam evine dönerken içinin soğuktan titrediğini anımsa. Sınırsız meterolojik  fantazi kurabiliriz.İnsana, kültüre, duygulara siner iklim.
İstanbul'dan kalkıp Urfa'ya gittin miydi dumura uğrarsın! Hala ülke  topraklarında olduğuna inanman için kendini çimciklemen gerekir. Giysilerin farklıdır. Dilin, mizahın, adalet duygun, aşkların, yemeklerin... Yabancısınızdır birbirinize vesselam. Ama kimin kimden daha üstün, daha iyi, daha sağlıklı,daha mutlu olduğunun cevabını kimse bilemez.. Çünkü neden, çünkü yoktur böyle bir cevap. Fakat yabancısınızdır birbirinize.Öyle bir  yabancılıktır ki bu, Balıklı Göl' e dilek bozukluklarını atarsın plip plip, Hz. İbrahim'in, kulağa pek de inandırıcı gelmeyen öyküsünü dinlersin, sıra gecesinde yanık türküler çığırırsın, mırra yudumlarsın acı acı ve oradaki varlığın Turist Ömer konseptinden öteye geçemez., bakınır durursun mel mel, kendi ülkenin topraklarında olduğuna inanmaz inanmaz. Çöl sıcağına beyaz pamuklu şalvarlarıyla katlanan insanların misafirperverliklerine hayran kalırsın da eve dönünce bir hafta kafa sikersin. Tahinle pekmez kadar farklıyızdır, evet  ama, bu karışınca pek lezzetli bir tat yakalayabileceğimizi de gösterebilir??  Ketçapla mayonez de olabilir!! Rakıyla balık da!Lahmacunla ayran da! Uzatıp bayıltayım mı?

 Hayatta kalmanı sağlayacak sebzeyi- meyveyi - balığı - eti- yumurtayı- odunu- kılı- tüyü verir bu coğrafya. (Biz alamayız başka, ya da almak isteriz de vermezler,  o da başka)
Medeniyetlere beşik olmuş haritaların ev sahibi. Ne desek az . Ta Orta Asya'dan indik dört nala boru mu? Anadolu'da yurtlandık. Savaşmak de sen bize!! Günlerce aç bırak gıkımız çıkmaz! Sıcağa, soğuğa, açlığa, kıtlığa, şiddete, boyun eğmeğe, sömürülmeye dayanabiliriz. Genetiğimiz eşsiz şekerim

İnsan nüvesi de fena değildir!! Bazen çok tatliş oluruz birbirimize karşı, ama bazen koduk mu oturturuz. Değişik kafada insanlarız. Aşktan boğazını sıkarız sevdiklerimizin.  Öfkemiz, sevincimiz abartılıdır azıcık! Zararımız, kendimize! Aynı ramazandaki koka kola reklamıyızdır. Fazlası var eksiği yok. Tanıdık tanımadık insanlarla upuzun masalar kurmakta bir beis görmeyiz. Bugün oruç tutan akşama birahanede iftar yapabilir. Normaldir yani. Sıcak, insan canlısı yaratıklarız abartı değil. Tavşan boku gibi deriz duygusuz, soğuk bulduklarımıza. Onları öteler, mümkün mertebe irtibat sağlamayız.
 Gürültülü, kalabalık ,abartılı ve son dakkacı, çok çok az da, sahtekar! Kolayca bokunu çıkarabiliriz her şeyin! Olabilir! Tanımadıklarımıza borç verebilir, ertesi gün tahsilatını yapamayınca topuğuna sıkabiliriz. Düğünde sevinçten havaya bir kaç el ateş açar, balkonunda çayını yudumlayan amcayı kim vurduya da götürebiliriz! Olur ! Olmuşluğu belgeleriyle sabittir.

Şaşırma sözcüğünün kendisi, söz konusu 'biz' olunca feleğini sapıtır. Örnek verelim;

70'li yıllarda, 'Galata Köprüsü' nü satan Sülün Osman'ı bilenler bilir! Tramvay, köprü, saat kulesi gibi kent mobilyalarını fevkalade  pazarlayan  değerli  bir şahsiyetti.Müşterilerini son derece makul fiyatlara Eminönü'nü Karaköy'e bağlayan köprünün sahibi yapardı. Yapabilirdi! Hacı-hoca tayfasına cennetten arsa satmışlığı olan deha dolandırıcıydı kendisi. İstanbul Üniversitesinin bahçesini bile gözünü kırpmadan satmıştı. Düşünsene, köprü sahibisin! Sülün Osman sayesinde. Bizi biz yapan değerlerden birisi de, bu denli zeki dolandırıcılara sempati duymamızdır. Gülümseriz, ama asla şaşırmayız! Ceza alsın istemeyiz! Yine böyle komikli dolandırsa  da saftirikleri, bizde konuşsak diye bekleriz. Şaşırmayız kendimize de!

Günümüzde dolandırıcılar hem zeki hem  karizmatik. Ülke toprakları bize sorulmadan satılıyor da hiç hayretimiz uyanmıyor mesela. Tarihi eserler, kamunun malları, ormanlarımız, plajlarımız. Gönlümüz gani! Sever, sempati besleriz dolandırıcılara.

Komşu ülkelerle komşuluğumuz men dakka dukka düzeyindedir ki, son yıllarda savaştan kaçarak ülkemize sığınan Suriyeli mülteci komşuların ingilizce konuşabildiklerine de çok şaşırmadık. Eğitim sistemlerini bilemiyoruz! Biz bizimkini biliyoruz! Bombok olduğunu!  Biraraya gelince konuştuklarımız, iş toplumsal çabalara gelince derin bir sessizliğe dönüşür. Herkes sessizce evinin yolunu tutar. İstanbul'daki de Urfa'daki de...

Bizi ne şaşırtabilir ki,

Hak talep etmek! Samimi söylüyorum, insanların ne giyecekleri ve nasıl yaşayacakları konusunda kendilerinde bir karar mekanizması oluşmadığına dair inancımız tamdır.. Etek boyu, meme çatalı, kalçaları ortaya çıkaran taytlar, türban yada saç sakalla bozmuşluğumuz vardır. Bir erkeğin karısını kıskançlıktan öldürmesini değil, kadının erkeği kıskandıracak tutumuna  içerleriz.Eğitim hayatının sonuna geldiğinde karşımızda  yaratıcı, güçlü, özgür gençleri göremeyince, sisteme ve buna yol açan sözde politikalara karşı çıkacağımıza o genci itin götüne sokarız. İyi bir eğitimin hak olduğunu düşünmeyiz çünkü. Bunu talep edene şaşırırız. Özgürce sesini yükselteni yok ederiz. İsteriz ki, bizimle kapıların ardında konuşsun fısır fısır.

Şimdilerde ülkenin farklı bölgelerinde farklı yaşam tarzlarına imza atanların artık turistik bile olsa  beraberliğinden söz edemeyiz. Eğitim, ekonomi ve vergilendirme hepimizin anasını ağlattı çünkü.  Görür gözümüz yok kimseyi.

Coğrafyanın bir suçu yok, vermiş vereceğini. Şu cennet topraklarda açlık, yoksulluk, işsizlik ve umutsuzluk içindeysen dur da bir kere etrafına bak! Mis gibi tarım toprağı var, envai çeşit bitki var, hayvan otlatmaya çayır çimen var, üç yanın deniz, ormanlar nehirler var. Varoğluvar! Ee ne o zaman? Nedir bizi böylesi yok edip öğüten çark? Yaşamın, anın tadını çıkarmamıza engel olan şey, ne ola?
Seni yönetiyorum diyenler kusurlu olabilir mi acaba? Yaratıcılıktan uzak olabilirler  mi acaba? Bencil olabilir mi acaba?

Senin ihtiyacın olan tek şey iyi bir eğitim ve sonra kendi iradenle kurduğun yaşamın. En temel hakkını talep et! Et ki, güzelleşsin dünya. Kendin için, çocuğun için, arkadaşın komşun için. Hayata dokunman için. Urfa'da tanımadığın ama ileride tanışacağın  bir küçük için.
Cennet vatanın  şehit olacak gençlere değil, ülkeyi gönençli günlere çıkaracak gençlere ihtiyacı var. Dahası herkese ihtiyaç var. Mesela sana verilmeyenlere şaşırmakla başlayabilirsin! Ben devlet dairelerinde yerini hak etmeyen kişilerle karşılaşınca çok şaşırıyorum. Tepeden inenlere. Maaşın temel ihtiyaç ve faturaları ödeyince bitivermesine. İktidara yakınların işlerinin tıkır tıkır yürümesine de. Dahası tüm bu olan bitene şaşırmayan bu ülke insanına şaşırıyorum. Dünya devletlerinin  vize işlemlerinde her birimize potansiyel terörist ve mülteci muamelesi yapmasına şaşıyorum ki o kadar olur. Tüm bunlar için dertlenince, bana daha ne bekliyodun ki, şaşırma diyenlere de...

Bu güzel ülkenin insanı olarak dünyaya gelmiş olmakla nadir şanslılardan olduğumuzu düşünüyorum. Doğru ve pozitif eğitim bu ülkede hepimizin mutlu olmasını sağlar buna yürekten inanıyorum. Her gelen iktidarın  allah kelimesini haykırdığında uyuşan beyinler yerine, yeni bakış açıları, sorun çözme teknikleri geliştiren insanlara dönüşmemiz çok mu zor? Hayır! Değil!

Geçenlerde uyanığın biri yine bizim tatlı su kurnazlarından birine 150 bin dolara dolar makinası satmış! Ne tatliş !Öldüm gülmekten! Hele şu telefonla ben polisim paranı çek bana ver yoksa pkk hesaplarına ulaşmış diyen adamlar! Kaç mağdur var aranızda?

Bak ne diyorum!!
Uykuya yatma,
Rehavete kapılma,
Şaşır!
Haykır!
Korkma!

Bir de eğitim sana gelmiyorsa, SEN O' NA GİT!






























22 Eylül 2016 Perşembe

Ben Bir Feministim

Biz senin gibi feminist değiliz ama, demişlerdi. Demişlerdi de, ben, bana ne anlatmak istediklerini pek anlayamamıştım doğrusu. Çok üstümüze gelme, ne halin varsa gör! tavrı mıydı? Hayat bize güzel, ' sıçmışım kadın haklarınıza '  tavrı mıydı? Bilemedim !
Feminizm nasıl bir şeydi, o ' şirin'  kafalarında?   
Sanırım şöyle; biz böyle mutluyuz, ekmek elden su gölden yaşayıp gidiyoruz. E doğal olarak bedelini de ödüyoruz, karıştırma kafamızı, var git yoluna be kadın! Evet, tam olarak söyledikleri buydu. 
Feminist yaklaşımlar, özellikle kadını yeniden ' ev kadını'  kimliğine geri döndüren, ülkede huzur kaçıran, ayar bozan bir yaşam formülüydü sanki.  Feminizmin savunuculuğunu yapan kadınlara ' erkekleşmiş kadın' yaftası yapıştırıldı, birahane, bar, pavyon basarak  erkek egemenliğinin en düşük  seviyelerde ilan edildiği  mekanlarda, istediğimi yaparım mesajı verenlerin tiksinç protestoları genel görüşe mal edildi.  Tabii ki daha sonra roller son derece adaletsiz olarak dağıtıldı.  Sonuçta  kadınlar  kendilerine düşen payla yetinmeyi öğrendi ne yazık!
Kendilerine düşen pay derken, bal börek değil ha! 
Evde yaşlı ve çocukların karşılıksız  bakımı, ev halkının ertesi gün okul ve iş yaşamına hazırlanması, beslenmeleri, evin temizlenmesi, eldeki parayı bir ekonomi profesörü gibi efektif  harcama zorunluluğu, kalan parayla birikim yapması, gerekirse ev bütçesine ülke ekonomisinde  hiç bir değeri olmayan el işleriyle katkı sağlaması, hayat arkadaşım dediği erkeğin öz bakımından sorumlu olması ve onu hoş tutması gibi (muğlak bir konu bu hoş tutma olayı) en birinci görevleri arasında olan kadının, üzerine yapışan bu rolden sonsuz mutluluk duyuyor olması bence imkansız. 
Belki çatışma istemiyor olabilir ancak gittikçe,  toplumsal düzeyde yok olan  kadın doğurarak ve hizmet ederek varlığını sürdürebiliyor bunu görüyoruz. 
Cinsiyet ayrımcığı yapıyorum,
Çünkü;
 Eğitim düzeyleri  denk olan   bir erkek ve bir kadın  aynı  iş yerine başvuru yaptığında öncelik erkeğin  olduğu için.
Kadın işe girmeyi  başardı diyelim,  erkek mutlaka daha fazla ücret alacağı için.
 Performans önemli değil,  erkek önce terfi edecek,  erkek egemen toplum, başarı  basamaklarını  kadın  için el birliğiyle  yıkacağı için.
Eşlerin çalışan olduğu bir evlilikte, çocuğun  hastalık ve tedavisinin  tümüyle annenin sorumluluğunda algılanmasına toplumun verdiği destek için  .
Bir kadın evlenmeyerek kendini kariyerine adasa bile , aynı pozisyondaki erkeğin bilmem kaç çocuk yaparak  torun torbaya  karışabilmesinin aldığı alkış için.
Yolunun geçtiği  okullarda kaç kadın müdür tanıdın mesela?
 Ceo olmuş kaç kadın var ? Başhekim? Rektör?  Cumhurbaşkanı?
Sayılar komik!
Madem kapitalizm denen bir illet  dünyayı sarmalamış, o halde kartlar eşit dağıtılsın ki, herkes geçimlik parasını  üzülmeden, ezilmeden, hileye uğramadan   kazansın değil mi efendim ? Madem üniversiteler kurulmuş kadın ve erkek için! Madem  eşitmişiz  ''gibi'' bir takım triplere girilmiş! Gereği neyse yapılsın!
Hiçbir kadın, erkek dünyasının   tüm bu dayatmalarından  mutlu olamaz. Olmamalı! Yani en azından deli değilse...
Evet pozitif ayrımcıyım,
Aşk kavramını yerleştirmeye çalışıyorum düzenin  bir yerlerine, donların ucunda asılı kalıyor . Aşk bile eşitsizlikten öldü. Bizde manyak gibi, romantizmin göbeğinde eşitlik eşitlik diye bağırmayacağız ama, kadın ilişkide yönetilmeye, pasif  nesne olmaya, kendisini ilgilendiren kararları tek başına almamayı ve gönüllü bakıcılık yapmayı öylesine içselleştirmiş ki, gayrısını onun da yüreği taşımıyor.Üzülüyor, kabul görmeyeceği endişesi sarıyor benliğini. O yüzden patrial kabulleri yüksek. Feminist insanların aklını çeleceğinden korkması. Sevişirken yarın ne pişirsem diye düşünen pek çok kadın vardır feminizm düşmanı.
Sonuçta  feminizme olan  tepkisini  eğitimsizliğinin ( buradaki eğitimsizlik daha çok uzgörü sahibi olamamak, ya da analitik düşünememek anlamında)  ötelenmişliğinin, değersizleştirildiğinin farkına varmaksızın gösterebiliyor. Sıkıntı tam da bu noktada başlıyor aslında. Acaba ' erkekleşmiş' olan kim? Dişiliğini bodruma saklamış olan hangimiz acaba?  İşte bu duru görü gelip yerleşemiyor bir türlü. Neden? Çünkü çatışmaktan korkuyor. El yordamıyla yaşıyor günü. Erkek sisteminin  değersizi, bedel ödeyeni olmaya onay  vermiş ve çoktan erkek kafasını yaşamaya başlamış haberi yok!

Evet ben bir feministim; var olan saçma sapan düzenekte varlığımı ve  aklımı korumaya çalışıyorum. Özgür iradesini erkek hayranı bir topluma  teslim eden kadınları anlayamıyorum. Tek derdi beğenilmek, rekabet ve ''gibi'' yaşamak olan kadınları da. Onları dar alanlara sıkıştıran toplumu da. Anlamak istemiyorum.
Ama,
Özgürce attığımız çığlık bir gün sağır edecek kulakları ve  bozacak bütün oyunları bunu biliyorum. Görebiliyorum. Kendine bile hayrı kalmayan sistemleri sikip atacak kadın. O yüzden, her gün kadına, kadınlığa yönelik saldırgan yaklaşımları göreceğiz, maruz kalacağız. Ama o, beklenmedik  gün gelecek!  İşte o gün, ne kapitalist kahkahalarınız ne muhafazakar kılıflarınız ne de hayvani egolarınız  kurtaramayacak gemilerin batışını.
Belki 100 yıl, kim bilir belki de 200 yıl sürecek döngüyü tamamlamak. Sorun değil! Kadının bölünmez bütünlüğüne ulaşması için uzun zamanlar olmasa gerek bu rakamlar. Kadınlığının farkında olanların yetiştirdiği jenerasyonlar güzelleştirecek dünyayı.
Tüm cinslerin  varlığını kutsayan insanlar yetişecek, inanıyorum!
Biliyor musun, yaşadığın depresyon, tatminsizlik hali '' diğerinin'' yaşam alanını daraltman  ve O' nu boğmandan kaynaklanıyor. Görmüyor musun?
Gevşe biraz ' erkekleşmiş kafa'  !
Cinsleri işine geldiği gibi ayıklama! Hükmetmeye, baskılamaya uğraşma!
Birlikte harikalar yaratabiliriz...
ÇÜNKÜ NEDEN OLMASIN?













24 Şubat 2016 Çarşamba

Ben Kimim

Yaşamın kendine özgü sırları vardır  tabiki.
 Keşfedersin, farkına varır şöyle bi silkelenirsin, acı çekersin, bedel ödersin  o ayrı ama, kütük gibi hissiz, bencil, duyarsız biri olur, zevklerin  ve eğlenceli zamanların için varlığını  kutsar isen cama yapışan bir yağmur taneciği gibi silinir gidersin yeryüzü cennetinden. Pek çoğu da silinip gitmeye mahkumdur. Çünkü zordur yaşamın hakkını vermek.
Ne demek lan yaşamın hakkını vermek? diye mırıldanabilirsin şekerim!
Yaşamın hakkını vermek, kendi payına düşen bilinç perdesini sonuna kadar açmandır diyebilirim bende sana. Yüksek bilinç . Farkındalığın doruklarında gezmek. ''sözsüz iletişim'' in kitabını yazacak kadar usta olmak. En önemlisi de '' kendine'' doğruyu ama yalnızca doğruyu söyleyerek en acımasız eleştirilerini göğüslemek. Kendini eleştirmek. Saçma geliyor mu? Asıl dayanılmaz gelen diğerlerinden duyduğun eleştirilerken, insan neden kendini eleştirsin ki? Her sabah aynaya bakıp saçım olmamış, yağlanmışım gibi fiziksel ayrıntılar konumuz dahili bile değil, onu söylemeliyim. Her sabah uyandığında sorduğun soru şu mu örneğin kendine? Ben kimim? İşte can alıcı noktamız tam da burasıdır. Ben kimim? Ben kimim? Ben kimim? Sor şimdi  bu soruyu kendine! Yüksek sesle. Hadi  sor, durma! Bi düşün! Kendin için vereceğin cevaplar mesleğin, yorgunluğun,  aile hayatın, seçtiğin-sevdiğin yemekler, hoşlandığın kişiler, hobilerin,  en fazla 5, bilemedin 10 yıllık planlar ve belki de hayaller, ve sonuçta  nefrete ya da sevince  vereceğin tepkiler. Bu kadar. Hiç kusura bakma, bundan öte yol yok. Bu kadar işte! Sana da anlamsız geldi mi? Bana geldi!

Ben kimim sorusu yerine, bıkıp usanmadan yinelediğin soru şu; ben ne olacağım? Öylesine merak ediyorsun ki, yarının sana neler getireceğini aklın şaşar. O yüzdendir ki falcılar, tabirciler dünyanın en zengin insanlarıdır. Sırf sen kendine karşı dürüst olamadığın için meditasyon denen bir müessese kurgulanmıştır. Neden? Seni rahatlatsın diye! Vicdanını ve o arap saçına dönmüş kafanın içini huzura erdirsin de, sen kendinle yüzleşme diye . İşe yarıyor mu? Mümkün değil! Matematik ortada.

 Bataklığı kurutmadan, çimler yeşeremez.

Farkına varmadan söylediğin bir sözün, takındığın bir tavrın büyük yıkımlara yol açabileceğini düşündün mü hiç, örneğin? Dürüst ol!

 Hiç çalmadın mı? Hiç içgüdüne yenilmedin mi? Hiç kıskanmadın mı? Hiç kandırmadın mı? Hiç yalan söylemedin mi? Hiç ayak kaydırmadın mı? Hiç çıkarların için sineye çekmedin mi? Hiç kaçmadın mı?   Hiç ölsün istemedin mi? Sana sorulan soruları hiç bilemediğin oldu mu? Hiç cimrilik etmedin mi? Hiç har vurup harman savurmadın mı? Hiç ölü kadar hareketsiz kaldığın, kılını kıpırdatmadığın zamanlar örneğin, olmadı mı, hatırlar mısın acaba?

Olmadı diyorsan, sen bir amipsin. İnsan olmak yok saydığımız çirkinliklerle yüzleşebilmek, eğitebilmektir de biraz.
Tabii tüm sorgulamalarından pür- i pak çıkıyorsan...kanatsız bir meleksin.

Birbirimize karşı neden küskünlükler yaşarız, düşündün mü? Çünkü kusurlarımız ortadadır ve biz bunları görmek istemeyiz.. Birisi gelip, duymak istemediğimiz doğruları söylediğinde, nefret çukurunu kazar ve o kişinin üzerine toprak atarız. Kusurlarla yüzleşmektense, insanı yok saymak işimize gelir. Çünkü ''mükemmelik''  zırhına kuşanmışızdır artık. En doğruyu en güzeli tabii ki  ''ben yaparım''  fikri  çoktan çürütmüştür zihnimizi.
''Dinlemek'' ne denli önemlidir. Çocuğunu bile dinlemiyorsun. Hayal ettiğin mükemmel çocuğu arıyor gözlerin. Sadece kendi sesin yankılansın istiyorsun.
Bir eğitim sırasında ergeni  olan  ebeveynlere sorulmuştu;
-Çocuğunuzun iyi özelliklerini söyleyin.
Pek azı mırıldanırcasına ; merhametlidir, saygılıdır, derslerini günü gününe yapar gibi ele avuca gelmez laflar sayıklamıştı.
-Peki kötü özelliklerini sayın dendiğinde ortalık gürültüden durulmaz hale gelmişti. Bir insan yetiştirmiyor da evde bir yaratık besliyor gibiydi hepsi. Gördüğün gibi en sevdiğine çocuğuna bile düşmansın. Dinlemiyor, duymuyorsun! Senden adam olmaz.

Hastalık derecesinde duyarsızlık kendini tanımamaktan geçer. Hani pelesenk olmuş bi laf var ya; uyuma Türkiye! Heh işte bireysel bilinçsizliğin toplumsal hareket ve kodlara yansıma halinden başka bir şey değildir.

İleri yaşlarda bunları farketmen, ölümcül bir hastalığın ileri tanısı gibi olur ki, bırak tedaviyi  ölümden kurtulmanın yolunu bulamazsın. Tüm zamanın sahte sevinçlerin ilacını içerek geçer ancak, ilacın yan etkileri daha da kötüdür.

Sorulacak ilk soru; BEN KİMİM olacak. Anlıyor musun  şekerim? BEN KİMİM. Bakalım içini ne kadar dolduracaksın? Süren sınırsız değil.'' Bu günkü hayatımı geçmişte verdiğim hangi doğru-yanlış kararlar üzerine kurdum'' sorusuna geçtiğin gün  içsel yolculuğun sana rehberlik edecek.
UNUTMA,
Sen mükemmel değilsin!
Kimse değildir! Her birimizde  eksik, kusur, hastalık vardır. Kimse heykel kadar pürüzsüz  olamaz.
Zira aşkla mutluluk, parayla mutluluk, başarıyla mutluluk, çocukla mutluluk olmadığını görecek, en çaresiz anlarında neler yapabildiğine kendin bile şaşıracaksın..


                                                                                                             Sevgiyle kal..






















13 Şubat 2016 Cumartesi

Şükran

     Doğa bahara döndü. Çayır çimen sevinç içinde. Bahçe korkuluğu  mazılar yol boyu yeşile kudurmuş. Sümbüller mis. Salkım salkım dalında.
     Güneş hayasızca odada. Işık huzmesi, sıkı sıkıya örttüğüm koyu renk perdeleri delerek üzerime yağdı. Sadece, evet sadece bu sisli ışıltı bile yeterlidir yaşama tutunmak için. Oysa biliyor musun, benim gönlümdeki sevinç, gözlerimi açar açmaz dağılıp, kayboluverir her sabah. Kaç kış, kaç bahardır böyleyim?
     Güneşin odamda boy göstermesinden saatler önce, tanımlayamayacağım bir güç tarafından dürtülerek uyandırılıyorum. Alıştım. Haydi bakalım, dön sağa dön sola. Hatıraları terbiye edemiyorum. Ağa takılan milyonlarca balığa dönüşüyor mazi bende.
     Uyumuyorum artık bende.Uyumuyorum dediysem, geceleri. Oturuyorum kukumav kuşu gibi.
     Yalnızlığım, bikesliğim  karım Şükran'ın  toprağına kavuşmakta aceleciliğindendir. Hasta olduk mu, bir çorba kavuranımız olmazdı. Ama yalnızlığa karşı sarsılmaz direncimizin varlığıyla birbirimizi şımartırdık. Bugün yaşadığım yalnızlık gibi değildi o günler. Şimdiki düpedüz  kimsesizliğin yalnızlığı.
     Hayattaysam da bugün bunu, kitap okumama borçluyum, biliyorum.
     Güzelim Şükran. Mavişim benim. O iri gözler içinde camgöbeği bakışları özledim. Eşek sıpası, her ay maaşını alır almaz sayıkladığım kitapla çıkagelir ve beni ne denli mutlu ettiğini fark etmeksizin, adeta evde eksilmiş bir erzağı yerine koymanın sevincini duyumsardı. Fark etmeksizin diyorum çünkü Şükran, ''okur'' değil, ''okuyucu'' ydu. Çok okunanlar listesine bakıp alır, tatile giderken alır, benim tavsiyemle alır, iş yerinde arkadaşlarıyla takas için alırdı. Bir kitaba ''manyak'' gibi aşerdiğine hiç şahit olmadım. Bu yüzden arzuladığın kitabın avuçlarının arasında nasıl mutluluk kaynağı olabileceğini fark etmesi imkansızdı. İnanır mısın, o kimselere veremediğim kitaplarım da, içimdeki bozgunu durduramıyor. Yine de onlarla oyalanıyorum.
      Temiz pak yıkanıp paklanıp sahafa gitmeyi iş ediniyorum kendime. Papatya dolu çimenlerin kokusunu çekiyorum derin derin. Sonum pek renksiz geçiyor doğrusu.
     Bir yerlerde mi okumuştum ne? Uyduruyor da olabilirim. Şu cümle, benim hayatımın özeti olmayı hak ediyor...
    Önce ruhlarını teslim ettiler, ölesiye bıkkınlıklar içine.
    Bende ruhumu ve ölümsüz bıkkınlığımı sizlere bırakıyorum. Eğitimli ve hoş görülüdür. Ama adı bıkkınlıktır işte. Ben Şükran'ıma sevincimi, çoşkunluğumu götüreceğim.
     Dünya ölmeden ölmek için harika bir yermiş. Yaşanan her an baş yapıt tadında dev bir prodüksiyon. Bıkkınlık veren komedi.
     Bu yaşlı adam ne yaşamış böyle deme bence, sabırlı ol, tek tek anlatacağım bir gün . On insan ömrüne sığacak hikayelerim var benim. Yalnızca o gün bu gün değil.
     Haydi, önümüz bahar, tadını çıkar....
     Komedi  tiyatrosunda yerini al.



   
     






31 Ocak 2016 Pazar

Bir tek uyanık yeter

     Kadın  olmanın ne denli zahmetli, ezik, zavallı  bir yaşam gerektirdiğini yazdılar, çizdiler, anlattılar gözümüze soktular. Doğrusu bu ya, algı operasyonu binlerce yıldır başarıyla yönetiliyor. Kadının değersiz, ''olmasa da olur'', aklı kısa varlığına  y  kromozom  taşıyıcısı olarak, bazen ben bile inanıyorum. Neden?

     Çünkü.....
     Tatilde eve  güneş enerjisi için tamirci çağırmam gerekti. Aradım. Dedim kardeşim, soğuk suyla götümüz donuyo...şaka şaka, tanımadığım  insana  der miyim hiç öyle şeyler! Neyse, dedim ki  beyefendiciğim, güneş enerjisi deyince tüm Ege Kıyıları   zat-ı alinizden  sorulurmuş. Lütfedip bizim alete de el atarsanız size çok müteşekkir kalırız. Ücret konusunda ise dilediğinizi yapabilirsiniz! e kadar getirdim mevzuuyu. Tabi  canım , böyle de demedim. Anlayış kapasitesi sınırlı bir insan olan tamirciyi uygun bir dille çağırdım. Dedi abla 1-2 saate geliyorum, malum sezon şimdi. Hay gözünü yediğim, 1-2 saat dediğin nedir yani! O gün gelmedi. Ertesi gün tekrar aradım. Bana neden gelemediğine dair bir çuval laf döktü. Olabilirdi. Tamam,  bugün mutlaka gel!  Tabii ablacığım yarım saate oradayız. Yine yok. Adam  tek tamirci, bi çeşit  ''gebe''  durumu mevcut anlayacağın. Küfür ederek aramızdaki ilişkiyi sarsmak istemiyorum doğal olarak. Sonra aklıma daha iki gün önce  arkadaşımla  lafladığımız, kadına  iş hayatında layık görülen hizmetçilik, kasiyerlik ve çocuk bakıcılığında  kariyer  muhabbeti geldi. İkimizde hemfikirdik. Kadın ötelenendi.Ama o oyunu kuralına göre oynuyordu. Kadınsan nerede durman gerektiğini bileceksin görüşündeydi. Böylelikle toplumsal cinsiyetçilik batmıyordu kendisine. Ben ise, ataerkillik bir bina olsa dibine ilk dinamiti yerleştirecek kadar anarşist. Haksızlıklara gark olmuş kadim kadın. Öylesine  geldi geçti  aklımdan  işte. Tamircinin tavrı  feminist duygularımı kaşımıştı. Kocamı kestirdim gözüme. Telefonu uzattım. Dedim, ara şu adamı, sert yap, gelsin hemen. Aradı. Kardeşim, bizim hanım seni kaç gündür arıyor, gelecem deyip, gelmiyorsun. Gelmeyecekcen söyle, bakalım başımızın çaresine.
      Biliyor musun 20 dk. sonra geldi tamirci. Arkadaşım haklı çıkmıştı. Kadın olduğum için kaale alınmamıştım.
      Aslına bakarsan ataerkil algının büyük mürit  kitlesi kadınlar. İnançları öylesine sarsılmaz ki, en iyi çocuk bakıcısı, en bomba pasta yapıcısı, en temiz ev sahibi olma, yolunda master tezi yazarlar. Para kazanmayı gerektirecek ciddi ve önemli işler erkeklere aittir.
     Yapılan bir araştırmada erkeklere sormuşlar, hangi kadın sana daha çekici geliyor?
     Yönetici, doktor, sanatçı, mühendis, tezgahtar.
     Anketin şampiyonu tezgahtar kadın olmuş örneğin. İlginç değil mi?
     Ardından  akıllı kadın mı, seksi kadın mı sorusu. Tabi ki de seksi şempanze bebeğim ne sandın! Her yaştan erkeğe yöneltilen sorular bunlar. Birlikte olduğunuz kadının eğitimli olmasını ister misiniz? Çok büyük çoğunluk, yok yauw  farketmez demiş. Nefes alsın yeter geyiği doğruymuş meğer.
     Kadınlara yöneltilen sorularda ortaya çıkan sonuç şu; ben tipine de bakarım ama, eli ayağı sağlam olsun çalışsın 1, gelecekle ilgili sağlam planları olsun, parası da olsun 2, beni sevsin, kıskansın ve sahip çıksın 3. Kadın da espritüel , zeki, sosyal bir erkek peşinde değil gördüğün gibi. Algı bu! Ama değiştirilemez değil.
     Gelelim ''kadın şiddeti'' ne. Bir kere toplumsal cinsiyetçiliğin ruhuna aykırı bir kavram. Çünkü şiddetin de cinsiyeti olmamalı. Zira şiddet görmeyen canlı yok yeryüzünde. Bu top yekun bir direniş olmalı. Bir çocuk ya da bir kedi,  bir kadından daha az acı çekmiyor ki. Fiziksel şiddetin verdiği acıyı, yaşayan her canlı duyumsuyor. Öyleyse nedir ''kadın şiddeti'' saçmalığı? Medya ve toplum bu algıdan nemalanıyor çünkü.
     Bekaret kilidi üretmiş insanlık ötesi var mı? İç çamaşırından, biber gazına kadar pazarlanan  her şey cinsellik ve şiddet kokmuyor mu?
     Kadına zayıflığı pompalayan kim, medya, hatta bazen sanat.
     Kadın zayıf, zavallı değildir dostum.
     İnsanlığın olduğu yerde ise  suç kaçınılmazdır. İlginçtir, toplum yine her türlü suçu affediyor , tecavüz hariç. Tecavüzcülerin cezaevlerinde !kendilerini !  şişlemeleri, asmaları bunun en somut örneği. Affedilmez tek suç tecavüz suçudur. Yani bilimsel veriler böyle. Bir kadının ya da erkeğin sokakta, çocuklarının gözü önünde öldürülmesini toplum affediyor anlayacağın. Kadın cinayetleri değil konuşacağımız, suçun ta kendisidir.
     Evlenene kadar hiçbir cinsel deneyim yaşamadığı varsayılan namusun yeryüzündeki kalesi kadına hazırlanan çeyizleri getir gözünün önüne. Babydoll mü ararsın, g string donlar mı, jartiyerler mi...Şimdi hiç  cinsellikle tanışmamış genç kadın  için bu hazırlıktaki  iki yüzlülüğü biri bana anlatabilir mi? Ya da önüne çıkan her kadın için vazgeçilmez seks makinesi olduğu kabul edilen genç erkek algısını. Yaşını başını almış her insan tüm bu olan bitenin saçmalıktan ibaret olduğunu görebilir.

     Genç insanların 1 gecede seks tanrıçası olmasını beklemek ve onu zevkten göklere çıkaracak erkekle birlikte zifaf odalarını düşlemek, sanırım  en kolayı. İnsan ve toplum olarak üzerimize düşeni layığıyla yaptığımıza inandıralım kendimizi. Zifaf namustur, şehvettir...
     Oturduğumuz  yerde şiddeti kınarız hepimiz ne var yani! Sokakta bebeğini, çocuğunu  hırpalayan anne-babalar  görmüşsünüzdür. Arkana yaslan ve hatırlamaya çalış, müdahale ettin mi? Hesap sordun mu? Yetkili birini çağırdın mı?
     ''Değer vermek''
     Sihirli sözcük. Değeri de ancak kendine saygısı olan insan verir. Kendine saygı da gökten zembille dağıtılmıyor. O halde ''kadın cinayeti'' ''kadına şiddet'' diye yırtınma! Çünkü dostum,
     Eğitim şart!
   
   
   
   




     

28 Ocak 2016 Perşembe

Hayal et!

       Düşünmeye bile kıyamadığım hayallerimi beklentilerimle zehirledim.
       Adı üstünde hayaldi onlar. Hiç aklıma gelip çöreklenmemiş gibi yapabiliyorum pekala. Hiç, gelmemiş gibi. Öfke nefret aşk değil ki, haykırayım, kusayım!
       Yok sayabilir, bir köşede yıllarca mışıl mışıl uyutabilirim.
       En kolay gömdüğüm şey, hayallerim oluyor  her defasında. Çok acıklı !
      Oysa, hayallerimi görünür kılan kelimeleri çağırmak, onları görünür kılmak için bir elektrik düğmesinin üzerine basmaktan başka bir şey değil. Bu  gerçeği 5 yaşından beri biliyorum ne çare!
       Büyük bir soğuk hava deposunda sakladığım '' yaratıcı düşüncelerim ve insanlığa yol gösterecek dünya görüşüm'' var oysa. Günü geldiğinde çıkarıp kullanacağım hepsini. Duyacak insanlık.
        Varlar. Varım anlayacağın. Çünkü hayallerim sınırlarımın ötesidir. Aşmayı başardığım gün, hepsi sahici olacak.

        Belki hayal kurmayı bilmeyen insanlarla kuşatılmışız. Büyük bir olasılık bu. Belki de aşırı  realite alıcılar ve algılarımızın ayarını bozmuş. Bak bu da olasılık. Sonra şu da olabilir; hayallerimizden utanıyoruz. Olasılıklar içinde. En son aklıma gelen olasılıksa, hayal kurmak istemediğimiz yönünde.
        En büyük hayalin nedir şu hayatta diye sormuştum bir keresinde. Kadın, çocuklarımın mutluluğu demişti. Yıkılmıştım ama çaktırmamıştım. Hayallerimizi yarıştırmak istemiştim oysa. Bir insan düşün ki, kendi adına rüya görmüyor. Varolmamış . O yok. O bir hiç.  
        Hayal etmeye cesareti olmayan insan, bana göre, ölü insan.
        Çantanı sırtlayıp dünyayı gezmek istemez misin örneğin? Şarkı söylemek, dans etmek, sahilde  bir kafe işletmek, beste yapmak, kitap yazmak,  ülke yönetmek, trafiğe kapalı  bir alanda hız yapmak, drift atmak, zirveden kayarak inmek...devam ediyorum; işe yarar bireyin eğitimi için uğraş verdiğini  hayal et, yoksulluğun giderilmesine olan katkını hayal et, demokrasi için neler yapabileceğini hayal et, uçan araba ürettiğini, cinsiyetçi topluma kadınları anlatacak mecralar yarattığını hayal et. Hey yavrum hey! Nerdee?
        Öylesine günü geçiştirmeye odaklanmış ki hayatlar, hayalleri boğmuş. Gelecek kaygısı denen aptal takıntının  türbülansındayız.
          Eğer biri sana hayallerini anlatmak isterse ilgilen! Dudağının ucuyla gülme, dinle! Onları gömmesine izin verme! Çünkü önemsemediğin o hayaller bir gün kahramanın olabilir.
         Bir insanın sevdiğine kavuşması bana göre hayal değil. Evlenip, yuva kurması da. Çoluk çocuğa karışması, çalışıp para kazanacak bir işinin olması da...Tüm bunlar en temel insani unsurlar. Zaten yaşamın devamlılığı için insanoğlu bu refleksleri 5000 bin yıldır başarıyla yerine getiriyor. Senin kurduğun bu sıradan ''hayallere'' ihtiyacı yok anlayacağın.
           Mutluluğumun tek reçetesi olan hayallerime , her sabah yeniden günaydın diyorum.
           Biliyorum ki, ''her şeye rağmen'' onları sahici yapacağımı biliyorlar ve beni sınırda sessizce bekliyorlar.
                                                       
                                                                                                                             
                                                                                                                                Sevgiyle kal
         

     

     

3 Haziran 2015 Çarşamba

Akıl akıl gel peşime takıl

Siyasetle çarpıtılmış, imha edilmiş bir insan  aklı yaratıldı  memlekette. Senin 'oy' un benim 'oy' um. Halay çekesim var! Seçim arabaları vızır vızır. Çığıran türküler vatandaşa daha çok şunu söylemek ister gibi; sizin gibi öküzlerin anladığı tınılar bunlar, özenle seçtik! Çünkü bizden iyi çoban olur! Esasında seçkin olsak ta,   iktidar zehrinden içmek istiyoruz. Oyunu bana verrr!
 Kusmuk seçim şarkılarınızı da alın gidin!
Seçim kapıda ama, kimsenin seçime güveni yok. Bindik bi alamete gidiyoz kıyamete..Hadi hayırlısı!

 Oy ve ötesi mesela. Şiir gibi geliyor kulağa. Dinleti falan... Seçmenin oyu çalınmasın, herkes sandığına sahip çıksın diye gençler el birliği ile oyların peşine düşüyor oysa. Aklımın işi değil! Sistem boktan, seçim boktan. Demokrasiyi her zamanki gibi gençler bekliyor. Yalnızca bekliyor.

Düzelir mi ? Eğitime dair yepyeni reformlar yapılırsa, 100 yıl sonra aklı selim  bir sistem kurarız belki.
Düşünen bir hayvan olarak anca düşünce suçunu yaratmayı becerebildik sanırım.
 
Gün geçmiyor ki, tehditler havada uçuşmasın. Millet  ağzının  payını almasın. 
Bizim mahallenin  işgüzar esnafı  bile oy peşinde. Ablacığımm, çok acılar çektik başörtüsünden. İyi de senin bıyıkların var. Ne acısı çekmiş olabilirsin? Bacılarımız! 
Komünist manifesto ev kadının dilinde. Şaşırıyorum.
Okulda bebelere cb olabilmek için yüz kızartıcı suç işlememelidir diyen öğretmene bebeler, hep bir ağızdan karşı durmadalar. Ama öğretmenim!

Kürtler barajı geçmelidir! Hatta baraj ne amk! Herkes geçsin. İyi söylüyosun da, şehitlerin kanı yerde mi kalsın? 
Söylemlerini değiştirip, biz artık çok değiştik diyen mi ararsın. Madem din adamı mercedese binemez diye tutturuyorsunuz o zaman bende uçak veriyorum. Görün ananızın örekesini diyeni mi? 
 Pis halk!  Kaka halk! Kadir kıymet bilmez şerefsizler!

Asıl acı olan ne biliyo musun, bu milleti sistematik olarak zombi yığınına çevirmek. Yaşayan ölüler için  tasarlanmış bir ülke.
Oysa ki  oyumu vatandaşı olduğum ülkede 1. sınıf yaşam alanı yaratsınlar, haklarımı ve geleceğimi gözetsinler, beni devletin siyasal bir üyesi olarak algılasınlar ve saysınlar  adına vermek istiyorum. Nerdeee!

Duyguyu kavramak için mitinge bile gittim yahu. Bende bıraktığı iz, öğle vakti panayırda Tarkan'ın konsere çıkmasını beklemekten öteye geçmedi. Mitinglerle kime oy vereceğini belirliyorsa bu  insanlar, bitmişiz!  Bayrak ve şapka almak hayatta en birinci vazifeleriydi adeta. 

Akıl  akıl  söyle bana

nerelerdesin?

Neyse 1 hafta sonra  çitleğimi alır geçerim tv nin karşısına. Seçim sonuçlarını değerlendiren sözde siyaset bilimcilerin (bana göre hepsi dallama) her nabza ayrı şerbet akıtmalarını seyrederim. Budur vatandaş olarak görevim benim. Daha ötesini istersem ayıp ederim. Çok şükür bin şükür. 

Ancak,
Bir gün evlerimizdeki o bebeler büyüdüğünde daha demokrasi, daha özgürlük, daha medeniyet, daha teknoloji, daha para, daha eğitim, daha evrensel, daha yaratıcılık  diyerek bizden hesap soracak olurlarsa... seçim arabalarının  türkülerini dinletiriz. Uyuşmaya birebir. Olmadı siyasetteki amcaların cansiperane memleket hizmetlerini anlatırız. Daha yol, daha yol, daha yol......
 
                                                                                                                      sevgiyle



 

15 Şubat 2015 Pazar

Şiddet hikayen var mı?

Hayatında bir kere olsun, şiddete  uğramayan insan yoktur!
Büyük laf değil mi?
Ama ne yazık ki doğru.

Kadın yada erkek, fark etmez! Şiddete uğramak için canlı olmak yeterli de, konumuz insan. ( yoksa sokakta karşımıza çıkan gözü oyulmuş, kuyruğu kesilmiş hayvan dostları unutmuyoruz. Ve tabii kimden hesap sorulur, onu da bilmiyoruz. Cumhuriyet  Savcılığına gitsek oluyo muydu?)

Şiddetin sağlıklı insanlarda onarılmaz yaralar açtığını kendimden biliyorum. Dayak yiyerek büyüyen bir çocuk değildim yanlış anlama! Hatta tam tersi, sevgi dolu şahane bir ailem vardı. Okulda kendini bilmez hödük nöbetçi öğretmenin sıraya girmem için kafama indirdiği cetveli saymazsak, çocukluk çağım şiddetten uzak geçti diyebilirim. Üniversite çağlarımda ise, konumu ve akrabalık ilişkisini bile zikretmek istemediğim ( aileye evlilik yoluyla sonradan katılan akrabalık sıfatı) bir yaratık tarafından ölümüne dövüldüm. Nasıl ve neden ölmedim bilmiyorum. Suratıma onlarca kez yumruk, kafama dirsek darbesi yedim. Boynumu sıktı sıktı sıktı. Sonra bıraktı. Ben kaçmaya çalıştıkça iştahı kabardı, koltuk altlarımdan kolumu kopartırcasına çekiştirip yere fırlattı. İşin kötüsü neydi biliyo musunuz? Ev halkının seyirci  kalması. Yediğim yumruklardan ziyade canımı yakan o bakışlardı.

Neden yapmıştı bunu? Ele gelebilecek tek bir neden yoktu. Pisi pisine. Bir öfke seli beni yutmuştu o gün. Sanırım yıllarca yakınlarım buna zaten maruz kalmışlar ve o gün piyango bana çıkmıştı. Bingo. Acaba diyorum, yıllarca şöyle mi düşündü, bi punduna getirdiğim ilk fırsatta şu kızı eşek sudan gelene kadar döveceğim.. Benimle ilgili sorunu neydi? Anlamaya çalışmadım. Çünkü, o bir manyaktı. O günkü kadar kendimi değersiz hissettiğim başka bir gün olmamıştır. Bende çatlaklar yaratmadı mı? Ne diyosun? Çatlağın dibi! Dolduramadım yıllarca.

Tek dolgu maddesi, yüreği güzel insanlardan bir hayat bezemek oldu.

Blogumun giriş cümlesinde de belirttiğim gibi, eşkenar üçgenin iç açılarının toplamından ziyade aramızda sinsice yaşayan pezeveklere çevirdim bakışlarımı. O pezevenkler ki, kadın erkek fark etmez. Seni iş yerinde, okulunda, evinde bir bok böceğine çeviriverirler büyük bir ustalıkla. Umutlarını, planlarını bir çırpıda tarumar ederler de, yıllarca neyin peşinden koştuğunu bilmeden dolanır durursun deli danalar gibi..

Şiddet denildiğinde, salak numarası yapmaya gerek yok. Hepimizin tadını bildiği bir zehir.

Karı-koca şiddeti, öğretmen şiddeti, arkadaş şiddeti, yönetici şiddeti... say say bitmez. Nasıl toparlamalı fazla dağılmadan?

Felç inmiş toplumsal refleksleri tedavi etmeli. Şiddet bireysel değil, toplumsal bir bozukluktur.

 Lütfen hoş görmeyin. Şiddete uğrayan yakınınıza inanın. Hak ettiğini düşünmeyin.

Ve unutmayın şiddet, dil ile başlar bütün hücreleri ele geçirir. İşte sırf bu yüzden, hiçbir şey yapamıyorsan uğradığın şiddet hikayeni paylaş! Cesaretle anlattığın gün yeniden doğacaksın....


                                                                                                                            sevgiyle








20 Kasım 2014 Perşembe

Uğraştırma beni

   Sen onu bunu bırak ta söyle, en son kaça olur? 250 ye ver gideyim. Uğraştırma! Hadi! Tamam mı, hadi! Oldu oldu! Kaça alıyon ki kaça satıyon? Bi seferlik kazanmayıver!
   Lan ne pazarlıkçı milletiz anam ya! Kadın dükkan sahibinin ortağı sanki. İnadından yüzünün rabbiyesi silinmiş nursuzun. Bak! Cüzdanını açıyor sanki bakmak isteyen varmış gibi. Son param! Hadi inat etme! Ver de gideyim. Yok efendim, kurtarmaz. Bizde pazarlık olmaz  gibisinden  çaresiz cümleler kursa bile, dükkan sahibi de nasıl bir manyakla karşı karşıya olduğunun farkında.
   Ufacık  turşucuk tipli kadın, bu lambayı almadan giderse bir canavara dönüşeceğinin sinyallerini veriyor. Korkuyorum. Kocam maliyede çalışıyor. Tanır mısın acaba? Timuçin.  Dükkan sahibi zavallı, kafasını sallıyor. Tanıyamadım. Demek olmaz diyosun! Olmaz hanfendicim! Tamam 275 olsun! Hanfendi bu avizenin fiyatı 650 lira. Hadi sizin güzel hatırınız için 600 olsun! Fakat 275!..            Dükkan sahibi üstünlüğü ele geçirdiğini anlayınca sofradan yeni kalkmış aristokrat gibi yanağının içinde dilini gezdirip, ellerini ovuşturuyor.
    Bir türlü araya giremiyorum. Altı üstü led ampul alma niyetindeyim. 
    Madem sizde pazarlık mazarlık  yok ta, benim hatırım nerden senin güzelin oluyo? Ha! Terbiyesiz adam! Şakirt kılıklı dükkan sahibinin bu saçmalıkları hakettiğini düşünmeye başlıyorum. U dönüş için geç kaldı andaval. O sırada varlığımı farkediyor ve olur  mu ama hanfendicim, diye bana soruyor belermiş gözleriyle. Yandaşı olmayacağım. E olur diyorum. Güzel hatır madem var! Çiğ tavuk  yedirtirmiş! Kadın birden kardeşimmiş gibi tavırlar sergilemeye başlıyor. Canım benim! İyi ki buradasın!
   İkisini birden dövmek istiyorum. İçeride mi dövsem, kapıya mı çekip dövsem?
   Nihayet adam 300 e razı oldu. Alış verişin sonunda her iki tarafta mutsuzluk, kazıklanmışlık duygusundan eser yok. Aksine ben kendimi aldatılmış, kazıklanmış hissettim iyi mi? Nihayet şakirt dükkancı bana döndü ve buyrun hanfendicim diyebildi. Led ampul alacaktım, vaz geçtim. Çeşitlerimizi bir görün! 35 lira ama size 20 liraya olur. Hem çok ekonomik ampuller bunlar. Yok almayayım! Dükkandan çıkarken adam arkamdan bağırıyordu, akşam pazarı, hadi 15 e bırakayım.
    Yapmayın olum böyle pazarlık!
     Kime ve hangi mecraya güveneceğim? Şakülüm kayıyo benim!
     Şimdi bunun adı hırsızlık değil mi yani? Karşılıklı çalıp duruyorken taraflar, sen neyin borusunu üflüyosun?
     Bak hırsıza hırsız demek hala suç değil. Değil ama, kimin eli kimin cebinde, o da belli değil...
     Alış verişte kimse birbirine inanmaz ve herkes kendi yasasını yazarsa, hırsızlık tabii en gözde statülerden biri olur. Değil mi canım kardeşim? İyi ki varsın! Muckkss..Sevgi pıtırcığım benim...
    



   
    
   
   

19 Kasım 2014 Çarşamba

Sokakta


    Kimsesiz ve evsiz bir adam. Parklara bankları koyanlara duacı, sokak hayvanları için kapısına su bırakanlara ise minnettar.
      Bacaların yakıt kokusu genzini yakmıyor nicedir. Akşamın soğuğu çökecek. Geceleri neyse de, sabaha karşı kemiklerini sızlatıyor meret. Ayaz, anasını başka karılarla aldatan babası gibidir insanın. Dirençli öfkesine seni kurban ederken, orospusundan olan gürbüz çocuklarını her zaman güven içinde bırakır, ilişmez.  Kaldırımdan gelip geçen ayaklar telaşlı. Telaşa mahal yok be! Hepimizin gideceği yer belli!  Hem çalacak bir kapın yoksa  n'olmuş ki? Dünya, kendisini bekleyenlerin varlığından emin aptallarla dolu. Sırf bu yüzden boşver! Koşma! Sakin ! Tadını çıkara çıkara...Bekleyen kimse yok!

       İçine girmeyi unuttuğu bir sığınağı vardı, ama  neredeydi!
     Belki bir kadının sıcak memeleri. Belki ağlayan bir bebenin öksürük kokan nefesi. Belki de ara sıra barakasını paylaştığı bir dostun gözlerindeki emniyet. Kim bilir?

     Evet hanımefendiler, beyefendiler...sokakta yaşamak demiştik en son ! Bedeni ve elbiseleri kirlenmeye başladığında zihninin ve düşüncelerinin de kirlenmeye başladığını sanmıştı diğerleri. Pasak içinde kaldığındaysa tümden hayatlarından çıkarmakta bir beis görmemişlerdi. Oysa  kirli işler, cinayetler ve iki yüzlü ilişkiler içeriye aitti. Görüyordu pencere aralarından. Sokak öyle mi? Değil! Sokak özgürlük. Sokak, vatandaşlık numaranı  ezberlememe özgürlüğü. Sokak, nüfustan, tapudan, vergiden, insanlıktan, babalıktan düşürüverme özgürlüğü. Dahası sokak, hesap vermeme özgürlüğüdür.  E başka ne istesin hayattan?

        Gecelemeye hastane acillerinin üstüne yoktur. Hasta yakını gibi sıvışmayı başarırsan sıcacık koltuklarda bey gibi uyku çekersin. O zaman da şehrin bütün hastane acillerini sıraya koyarsın. Elbiseler  kokmaya, kafanda bitler cirit atmaya başladı mı biletin kesilir. Kovulursun her yerden. Bir de uzatılan beleş yemekler. Sen sokak oldukça, önüne atılan yemeklerde sokaklaşır.

      En mutsuz gününü geçiren  biri ona bakarak mutlu olmaya çalıştı. Bu adamın  yaşadığı, 'daha kötü hayatı'  mutluluk masasına meze yapacak kadar insafsızdır böyleleri.  ' Bekleyenler ' inin  açtığı kapının ardında onu düşünüp temiz bir uyku çekecek, güven içinde. Öyle sansın dingil!

          Sokağın hiyerarşisi yok diyen hata yapar. Her zaman  sığınaklara hükmeden derebeyleri vardır. Sıcak bir hastane acilinde uyumak için rüşvet vermek gerekir. Olsun! Bedel ödemek var bu kitapta. Ha evde ha sokakta. Fark etmez. Ödersin!

     Seçim otobüsleri insanların güvenliğini sağlamaya aday olduklarını bangırdatıyor. Seçilen şarkılara burun büktü. Ama bangır bangır çalan şarkıdan çok dağıtılacak kumanya ilgilendiriyor onu. Yerlere atılan parti bayrakları bi boka yaramaz. Ne ısıtır ne doyurur. İyisi mi, kumanya için tekrar tekrar sıraya girmeli. Dün özgürlükçü olduğunu savunan parti simit dağıttı. Bugün adaletçi olduğunu savunan ekmek arası patates...Yarın ki? Leblebi tozu belki...Nasılsa oyum hepsine.

         Sokağın en güzel yanı kimsesiz oluşu. Mekana ait olmayı kim uydurdu? Sahip olduğumuz tek gerçeklik var. O da zaman. Değil mi çok değerli kişiler?

           Sen liman sandığın yere tekrar bak bakalım, seni gerçekten bekleyen bir ses bir nefes var mıymış? Yoksa üzülme. Sokak geniş. Tıpkı  sokağın bütün pisliği tırnak aralarına dolmuş bu adam gibi...hepimize yer var orada....

               Tam kumanya sırasına girecekken bir berber esnafı seslendi, hey dilenci dükkanın önünü kapama çekil şöyle.
 




                                                                                                               sevgiyle

15 Ekim 2014 Çarşamba

Kahırlanıyorum

 Kahırlanıyorum !
 Öylesine, bile isteye. Boş boş...Kahırlandıkça  kahırlanıyorum!
 Belkide  o kadar  boş değildir. Bilmiyorum! Kahır işte  adı üstünde,  basıyor  durduk yere.
 Kahırlandıkça bi  cigara yakıyorum.
 2023' e kadar da bırakmayı falan  düşünmüyorum canlarım!
  İstiyorum ki  herkes kahırlansın!

 Ben çocuktum... babam ' ajans haberleri' ni dinlerdi radyodan. Böyle kahırlanmazdı  adam! Ki, ne  hinlikler, ne alavereler - dalavereler dönerdi memlekette. Ne armudun sapları ne üzümün çöpleri  batardı milletin kıçına da...yine de böyle, benim kahırlandığım gibi kahırlanmazdı.  Küçük çay  bardağına rakısını yapar, büyücek  bi tepsiye nevaleyi  dizer, Müzeyyen'le, Hamiyet'le  mutlu olurdu  adam  lan!  Anamla gıybetin dibine vururlar, muhabbetlerinden  çıkan  şen kahkahalarla orta  kulak iltihabı olurdum yeminle. Pürneşe hayat vardı damımızın altında. Aybaşında aldığı 3 kuruş  maaşıyla Vehbi Koç olurdu !  Bize neler  yedireceğini, gezmelere nerelere  götüreceğini sapıtır- şaşırırdı.

Banka kredisi  algıları hiç yoktu mesela. Onlar için banka yalnızca camdan bir kumbaraydı. İnsanlar aşktan atarlardı kendilerini köprüden , banka kredilerinden değil.

 Birbirleriyle tatlı talı sohbetler ederlerdi  nezaketi hiç elden bırakmadan. Temiz pak yüzleri, sesleri, yaşamları vardı.

Memleket meselelerine  bu kadar kahretmezdi  insanlar. Neden? Bilmiyorum valla! Sosyolojik olarak araştırılsınlar!  Neden bu kadar mutluymuşlar?

Benim kahırlanmam için ne çok sebep var oysa ki.

Hastanedeyim sıramı  bekliyorum mesela örneğin misal olarak, benimle birlikte bekleyen hastaların konuşmalarından zerre anlamıyorum lan!  Türkiye'nin hangi  ağızı,  hangi lehçesi? Çığlıklar ve homurtular senfonisi. Ya budu nede ganar. Gılıgılıgılı heyy! dediğinde bir kadın diğeri başını sallıyor, mantıklı bulduğu için. Erkekler de  tabii... Öoyf  doho galdıo  höoooogğğfff. Vallahi böyle. Eksiği var fazlası yok. Sıra bana geldiğinde içeride bekleyen doktor evlere şenlik. Hipokrata yeminini götüyle etmiş. Belli. Evet nedir? O arada telefonu çalar, hımm, tamam canım sen nasıl istersen....  Sana döner ve şu tahlilleri yaptır, gel! der. Hangi birine kahırlanayım? Ama daha da çok milletin  sağlık reformu ayağına kazıklanmasına kahır biriktiriyorum galiba. Özel hastanedeysen sıçtın! Girişte 50 tl mi olur 100 tl mi olur; artık o hastane yönetimine kalmış, katılım payı diye bi şey ödedin mi? Aferin! Öde! Bitti mi? Tabii ki hayır bebişim! Envai, çeşit emar var. Seç beğen al!  İşler kesatsa, kurumun ödemediklerinden yazıverir doktorun sana laf mı? Sonracıma türlü türlü kan tahlilleri, mutlak kurumun ödemedikleri mevcut. Kurum bir tek sinek sokmalarına bakıyor zannımca. Hele acile düştüysen! Allah rahmet eylesin insanlığa! Hem paranla rezil olur, hem sinirden sana layık görülen muameleye çıldırırsın! Devlet ve üniversite hastaneleri hiç olmazsa böylesine kazıklanmadığımız  için tercih sebebi olabilir. Ama buralara da sağlam girip hasta çıkma  riski büyük!

Anam rahmetli,Haydarpaşa Numune Hastanesine sabahtan gider, öğlene kadar bekler, muayenesini olur, eve dönünce tam bir hafta doktorun ona söylediklerini anlatarak kafamızı s.kerdi. Doktoru adeta onun manevi evladı gibiydi. Ne sözünden çıkar, ne güveni sarsılırdı. Sıra beklerken kurduğu dostlukları vardı lan! O teyzelerle görüşür, sosyalleşirlerdi.  Birbirlerinin dilini  anlar,hayat hikayelerini paylaşırlardı.

Bilmem anlatabildim mi? Aynı dili konuşmuyoruz artık. Ben bunu  hastanelerde daha çok hissediyorum.

Amaç? Geçmişe övgü dolu gönderme yapmak değil.

 Gündelik yaşamın o hayattan çok şey beklemeyen, sidik yarıştırmayan, karşısınndakini değersizleştirmek için uykuların kaçıp planların kurulmadığı ve fesadın baş rol oynamadığı safiyane ruhlara karşı duyulan kıskançlık belki de....

Ama yine de araştırılsınlar, bakalım neden bu kadar mutluymuşlar? Ben kahırlanmaya devam edeyim...


                                                                                                                 sevgiyle






  

30 Haziran 2014 Pazartesi

Cinsel İçerik

Cinsel içerikli bir yazı yazayım da reytingim yükselsin!
İçeriği gündelik çerez konulara devam niteliği olan bazı yazılarım sırf başlıklarından dolayı daha çok okunmuş!
Yalnızca  başlıklar... Başlıklar masum olmasına masum da , yalnızca  belki, cinsel içeriktir  zannıyla tıklanmışlar.  Aşk, sevgi, seks  gibi çağrışımcı  ifadelere yer vermişim.
 Düşündüm de;
Başlıkla yetinmeyelim , içeriği de dolduralım. Yazık olmasın  tıklayan o parmaklara.
Ne gariptir ki, cinsellik deyince Haydar Dümen abimizi düşünmeden edemiyorum. Ülkenin en zeki adamı bence. İyi yere tezgah açmış usta! Hazır ve sürekli bir pazardan daima beslenecek. Kıskanılası!
Tezgah deyince, dünyaya hizmet veren porno sitelerinin,  Türkiye'de  erişim engellendiğinde aşındırmadık kapı, çalmadık düdük bırakmadığını biliyor muydun? Adamlar resmen iflasın eşiğine gelmişler yahu! Ülkemiz adeta bir pınar bu gibi siteler için, görüyorsun değil mi?
Cinselliği çok talep edilir kılan nedir? Çok azgın bir toplum olduğumuzu mu anlamalıyız talep sözcüğünden?
Ben neslim gereği, cinselliği toptan aganigi  naganigi şeklinde öğrendiğimden bu soruları cevaplayamayacağım ne yazık!
Nedir aganigi naganigi? derhal açıklıyorum;
Fındık üretiminin, yeterli tüketim olmadığında  gelip dayandığı nokta olabilir!
İşi götürmek olabilir!
Melahat Teyze'nin gençliğinde hepimizin ağzını açıkta bırakan vamp kadın öyküleri olabilir!
Üreme  organlarının  isimleriyle öfke kusup, kavgayı  küfürle taçlandırmak olabilir!
Küfür dediğimiz tüm sözcükler olabilir!
Sevdiği, hoşlandığı kişi olabilir!
Yine aynı kişiyle geçirilen zaman olabilir!
Eş dost sohbetlerinde anlatılan anekdotlar, fıkralar olabilir! vs.
Umarım anlaşılır olmuştur!!
İşte böyle! Biz kapalı kutuları açmayı seven ama bir türlü açamayan  insanlarız.
Bir konferansta  ülkenin önde gelen Kadın Sağlığı  Uzmanlarından   dr.X, vajen kelimesinin türkçesini telaffuz edecek var mı diye sormuştu. Ben dahil öyle bi babayiğit çıkmadıydı içimizden. Ihıhıhıhıhı! Görüyorsunuz değil mi, öylesine aşağılık ve utanç yüklenmiş organlarınızı kendi dilinizde bile anlatamıyorsunuz  diyerek devam etmişti sözlerine.
Aslında bu noktada ben bu organlara artık başka isimler vermeyi öneriyorum. Yeterince kirlettik anlamlarını.
Dur,aklıma gelmişken şu fıkrayı da araya sıkıştırmadan geçmeyeyim! Aklıma geldikçe güldürür beni. Kahramanımız  Temel tabi ki de.Şöyle;
Bizim Temel yazdığı romanı hevesle alıp yayınevine götürür. Yayınevi sahibi henüz bir satır bile okumadan  kitabın ismini gözüyle işaret edip, bu ne Temel, diye sorar. Fadime'nin Rüyası, der Temel. I-Ih bu isimde bir roman satmaz. E ama Fadime'nin aşkı, hayatı diye geveleyecek olsa da, adam onu susturur. Romanına öyle bir isim bulmalısın ki, içinde hem gizem hem din  hem de cinsellik olsun! Temel iki gün sonra yine çıkar gelir. Romanına güzel bir isim buldun mu diye soran adama, hem de çok güzel bir isim buldum. İçinde hem din hem gizem hem de cinsellik var. Söyle bakalım! Romanımın adı,  Allah Allah, Fadime'yi kim s..ti?
İşte bizim aganigilerimiz böyle şeylerdi. Bizden öncekileri düşünürsek hiç fena değiliz aslında. Yok yok şaka. En fiyasko kuşak olduğumuza inanıyorum. Aşka ve cinselliğe  rekabeti sokacak kadar bayağılaştığımızı düşünüyorum örneğin. Tek gecelik aşk ne lan?
Viagra ölümlerine hiç girmeyelim şimdi.Üstelik genç ölümler olduğunu söylemeyelim ki, insanların huzuru kaçmasın. Cinsel suçlara da girmeyeliim. Cinselliğin  korkunç bir  ahlaksızlık algılandığı   toplumda 12 yaşındaki çocuğu evlendirmek suretiyle cinselliğinin  meşrulaştırıldığını da anmayalım burada. Aktif cinsel hayatın ' çok kazançlı ' porno sitelerinden yalan yanlış öğrenilmesiyle lise ve hatta ortaokul sıralarına gerilediğinden bahsetmeyelim de ebeveyn dediğimiz üç maymun tatlı uykusundan uyanmasın.

Dikkatleri cinsellikle çekip, altına verilmek istenen mesajı veren kişi, doğa, hayvanlar, insan hakları  bıdı bıdı....yaparsa iyi olur.

Cinselliğini yaşa be dostum! Yaşa ki, çocuğun senden örnek alsın!Gülmek , küfretmek, birisini tongaya düşürmek için farklı argümanlar toplamalı. Cinsel kimliği kusurlu insanlarız vesselam!
Neyse yeterince cinsel içerikle doldurdum ortamı..Bir daha ki sefere hayal dünyanı da zorlayacağım haberin ola..
Serumdan zehri damarlarına yavaşça zerkedeceğim!

Duruma uygun bir şarkı, buyrun dinleyin..












22 Haziran 2014 Pazar

Çok güldük başımıza bi şey gelecek!

      Her şey çok güzel başlamıştı. Su kadar berrak kalkmıştım yataktan o sabah.  Bahçelerden bahar, balkonlardan hayat akıyordu.  Naftalin kokan   tişörtler, şortlar, askılı elbiseler çoktan  çıkmıştı yatak bazalarından. Sarmaşık güllerin  gölgesinde  cigaramı    zevkle ciğerlerime  çektim. Demini almış mis gibi ot kokulu çayım.  Bir kere değil, tam üç kere .  Biri sarı gül şerefine , diğeri pembe güle, sonuncusunu da, bu kadar tatlı bir insan  olduğum için, kendime!
      Çay faslı zevk-i sefa ruh haliyle sürerken, G aradı. Koltuk kumaşı almaya gider miymişiz birlikte? İspirto moru kumaşta oturmayı çekiyormuş canı! Üzmem seni, gelirim. İnşallah temennileriyle keyfi evde bıraktık. Vardık kumaşçıya. Aa bulmayalım mı? Bulduk! Fabrikaya sipariş versek, gönüllerdeki  mor rengi çıkartamazdı. Olur da, bu kadar olur! Ohh, fiyatı da iyi! Hayalindeki  tasarımı  çarşıda-pazarda arayıp arayıp bulamayanlar  anlar ancak aradığını  bulmanın dayanılmaz mutluluğunu.
        Sonra iki kadının yola çıkınca, dünya yansa yine de yapacağı şeyi yaptık. Pazara gittik. Neden sosyete pazarı diyorlar anlamıyorum, bi türlü   kendimi sosyete hissedemiyorum. Günümüz kadını pazardan ucuza denklediği  giysinin  pazar malı olduğuna inanmasın ister  tüm insanlık! O gururla pazardan aldığını söyleyecek, sen, hayatta inanmamm!! diyeceksin ki racon yerine otursun.  Bizde mıncıkladık tezgahları. Ancak sosyete dişisinden  ziyade, kutup ayısı dişisi gibi davranıyorduk. İtiş kakış. İzdiham. Kavga. Mazo eğilimler had safhada. Verir misin kardeşim, önce benim elimdeydi. Bırak! Ver! Neyse, bütün tezgahlarda  5 liraya satılan tişörtü 10 liraya aldığımızı fark ettiğimizde güldük tabii. Ama bak marka etiketini kesmişler! Marka bizimkiler! 5 liralıklar taklitti! Karlıyız, dedik.  Başımıza gelecek var! Çok güldük  bak ! Pazar pazar olalı böyle iki salak müşteri görmemiştir.
          G'ye telefon geldi. Hadi çayı koydum, gözlemeler, börekler-çörekler yaptım, hemen gelin! Bekliyorum.  Gidelim mi? Gidelim! E zaten ' kot' gezdiriyoruz sabah beri. Hadi paketleri eve bırakalım. F'yi bekletmeyelim.  Öyle de yaptık. Güle zıplaya çay davetine icabet edeceğiz.
         Daha mahalleden  çıkmamıştık ki, bir feryat koptu. Nereden kimden geliyor diye bakındık. Sesin geldiği yöne doğru hızlandık. Sonra komşu T'yi  gördük. Tabureye  oturmuş, dövünüyor. Etrafında gözleri kızarık insanlar. Yanına vardık. Kollarını kavradım. T Hanım, n'oldu allahını seversen? Neden ağlıyorsun. Polis arabasını da fark etmiştim. Kadını sarsarak, ne olduğunu öğrenmeye çalışıyordum. Evine hırsız girdiğini düşünüyordum. Sonra T başını yerden kaldırdı, sustu ve gözlerime bakarak, oğlum öldü! Oğlum öldü! Oğluummm!  diyerek çığlıklandı. Öyle bir haykırıştı ki , olmayan öd kesem patladı . Öyle bir haykırıştı ki, kulaklarım tıkandı. Öyle bir haykırıştı ki, utanç duydum.  Dondum. Ne diyeceğimi bilemedim. Ne denir? Acısından kıvranan bir anneye ne denir? O artık yarı ölü bir insan. Hele bir de çocuğu, kendini tavan arasında asmışsa.  Cesaret edemedik acısını teselli etmeye.
         Tabii T'den sonra bizde iptal olduk. Ruhumuz yani.  F'ye gittik gitmesine de, nereye gittiğimizi  bilmeden. G' ile konuşamadık bile. İyi ki de  F'ye gittik. Yolda  yaşadıklarımızı tekrar tekrar anlatmamızı dinledi sabırla. Çaylar, şerbetler ikram etti ısrarla. Darılırım bak yemezseniz!  Zamanın en iyi ilaç olduğunu söylerler ya, yok be.! En iyi ilaç gülen bir yüz.
           Kendine benden önce gelen G, hadi akşam es es'in maçına gidelim dedi. İki höykürür deşarj oluruz. Çok mantıklı! Kalabalığın içinde sesim  kaybolsun  istiyorum. Zafer duygusu bana iyi gelsin istiyorum. Şahit olduğum acı yok olsun istiyorum. Giydik es es formalarımızı. Yola revan olduk. Bağırdık, çığırdık, hopladık, zıpladık...Kalabalık iyi geldi ama..
           Sen, es es yenilmesin mi? Yenildi. Hay bin kunduz. İlk kez bir  maç izledim ve tuttuğum takım yenildi. Daha ne isterim ki bu hayattan? G'nin eşi olan  saygıdeğer hocam A ( O bir es es hastası ) ve benim ufaklık B (Onu da es es hastası yapmaya uğraşıyorlar) ile dönüş yolunda, omuzlarımız düşük otobüs durağına yürüdük. Onca kalabalık nereye gitti? Bekle babam bekle otobüs yok! Gecenin ayazı. Kıçımız dondu, dişlerimiz takırdadı. Keşke arabayı alaydık. Nice sonra bizim semte uğrayan bi otobüs geldi. İndiğimizde, hepimizin tek derdi, eve varıp sıcakla kucaklaşmak. Hızlıca caddeyi geçtik. Köprüyü de geçtik mi, eve 15-20 adım  hepsi bu.  Kentte numaralandırılmış Porsuk Köprülerinden biri. Kırmızı olan. Mehtabı seyretmek, çimenlere yayılıp suyu dinlemek  isteyenlerin vazgeçilmezi. Bazen benim de. Ama şimdi değil. Eve gitmeli. Soyunup dökülmeli.          Parmaklıkların önüne bırakılmış bisiklet ilgimizi çekti. Gariplik yalnızca  sahipsiz bir bisiklet olsa yine iyi. Bir anorak yelek ve teki kaldırıma saplanmış bir çift keten ayakkabı. Adam ya intihar etmiş olmalı. Yada birileri tarafından Porsuk' a atılmış...Suya baktık, zifir gibi  kıpırtısız. Olay yeni değil!  Köprünün aşağıda kalan merdivenlerinde..kimse yok! Sen olsan n'aparsan, ben de onu yaptım. Hemen polisi aradım. Tabii hanımefendi hemen geliyoruz demişti ki polis, adamın biri geldi bisikletimi alayım dedi. A sizin miydi? Bizde polis çağırdık. Peki yelekle ayakkabı? Yok onlar benim değil. Hah iyi o zaman, hala bir cinayet ya da intihar vak'ası var demektir. Derken hızla bir araba yanaştı ve içinden inen genç adam, yeleğimi alayım, dedi. Hocam A, ne işi var senin yeleğinin burada sorusunu ısrarla sorsa da, biraz önce kamyonetten uçtuğuna bizi ikna etti.Yelek de gitti. Bizi getiren  otobüsün son seferinden inen bir güruh geldi geçti yanımızdan. Onlar geçtikten sonrada  ayakkabının teki yok oldu. Biz tek ayakkabıyla kalakaldık. Tüm deliller kuş olup uçtu sanki.  Kafalar gündüz saatlerinden beri  'gidik' olduğundan gördüğümüz hiçbir şeyi hayra yoracak durumda değildik sanırım. Polis anlayış ve sabırla bizi teselli etti. Sizin burla  mobese kayna duru, dedi. Biz bakar gerekeni yaparız. Hadi evinize. Her gördüğün sakallıyı deden sanmaya getirdi.
          Yalnız ilginç olan neydi biliyo musun? Polis yeleği alan arabanın plakasını sorduğunda hepimizin  bülbül kesilmesi! Birileri yakalansın mı istedik, nedir? Zira otoparka arabayı bıraktığımda elinde fiş koçanıyla gelen   kahyaya kendi plakamı bile hatırlayıp söyleyemem.  Amann  bakıver işte şuradaki!
            Uzun bir gündü.
            Ve ana fikrini pazarda belirlemiştik çoktan...Müsebbibi bu cümleydi işte!
            Çok güldük, kesin bir şey olacak!!
                                                                                                  sevgiyle....
   
        

5 Mayıs 2014 Pazartesi

Alıngan insan sevmem

     Alıngan   insanı sevmem ben.
    Zihnimin terazisini işletip dururlar boş yere. Ölçü biçi. Samimiyetim nerede? Konuşurken 50 kere düşünmem lazım. Hay allah yanlış anlamışsın demekten helak ettin beni. Naif sözcüğü  atfedilir hani böylelerine. Üflesen uçuverecek ruhun sahibi var karşında. Yanlış be!  Naif kelimesinde saflığın, acemiliğin korumasında sempatik gelir kulağıma. Sanatçı, yorumcu, doğacı  bir kişilik algılarım  naifi. Amma  alıngan, dümbeleğin önde gidenidir. Hem beni kıçıyla dinleyip yanlış anlar, hem de zaten  anlamak istemez. Bal olsa yemezsin böylesini. Yok mu etrafında? Dolu! Üstelik en yakınındadır  o. Gülümser ve sevimli bir taraf ararsın katlanabilmek için. Bulamazsın.
     Sosyal medyada  sürüsüne bereket aforizmalar yayınlanıyor  ya böyle iç bayıltan. ''Ben ona buna adam demem  insan demem, onu bunu yapmadıktan gayrı'' falan diye. Gülüyorum inan  münasip bir yerimle. Sanki herkes çok mükemmelmiş gibi. Neye hizmet ediyor bu aforizmalar?  Mükemmellik insanın doğasına aykırı bir defa. Öyle ya insan kendine en yaramayan en boktan yaşamı  model almış. Hiç bir halta yaramasa da döngü aptalca devam ediyor. Senaryo hepimiz için geçerli.  Doğuyor, büyüyor, okula gidiyor, evleniyor, ürüyor, çalışıyor yaşlanıyoruz  vs. Yaşama yöntemimiz  kültürden kültüre değişiklikler gösterse de genellikle aynı. Bunun dışında bir yaşam modeli geliştiremiyor örneğin insanoğlu. Toplum yasalarına  yeni, farklı maddeler ekleyemiyor. Eşcinselleri görmezden geldiğimizde, onlara yaşam alanı açtığımızı falan zannediyoruz. Mükemmeliz biz!
     Eğitim dediği tek tip insan yetiştirme modeline bak hele. Sadece yöneteceklerin ve seçkinlerin  eğitildiği, diğerlerinin kalanı pay etmek uğruna ölümüne rekabet ettiği amele dünyası. Üniversite bitirsen kaç para. Düzene uyduktan sonra. Efendime söylim ,evlilik ve üreme konusunda koruyucu önlemler alamıyoruz değil mi? Akıllı-deli demeden tüm insanlığın evlilik ve üremesini onaylıyoruz. Kişiye özel, verimli koşullar, sistemler  geliştiremiyoruz.  Atalarımızın yaşamını devam esası, bize bir yere vardırmasa da ihanet etmiyoruz. Boşluğa düşen insanın zihninde,   aforizmaların o  affetmeyen, o yıkan, o öyle değilse böylesin sesi  mükemmelliğin formülünü bulmuş gibi cır cır ötmüyor mu? Gelsin armudun sapı üzümün çöpü.
       Oysa tam da tersi olarak, karşısından  mükemmel davranışlar, sözcükler beklemeyen ve  herkesi olduğu gibi kabul eden kişi  benim gözümde  makbul insandır. Kirlenmiş, aklanmış paklanmış, ne fark eder? Etmez!
       Erdem denen şeyin ne olabileceği konusunda çok düşündüm. Erdem, bir şeyi çok istemene rağmen yapmamak mı? Bu olmamalı! Erdemin  anlama yeteneği olduğuna karar verdim. Öyle olmalı , çünkü yalan söylememek erdem olamaz. Söylüyor. Susmuyor  insan yalan söylüyor. Neden yalan söylendiğini anlayabilmek erdem. Bataklık kurutulunca çiçekler de açacak. Yalan söylüyorsa, sebebi kim? Sana söylüyor!
    Ön yargısızlık. Alınmama. Aşılmaz ön yargısına prensip adını verenlere ayrıca  uyuz oluyorum. Kısa sürede prensipleriyle baş başa bırakmaya bayılıyorum kendilerini...Olduğu gibi kabul edemediğim grupta  alıngan, kırılgan ve mükemmelliğine dünyanın yuvarlaklığı kadar inanmış olanlar var. Terk etme, kaçma sebebi benim için.
      Toplum olarak nası bir yere geldiğimize hayret bile edemiyorum gerçekten. Aslında eskiden nasıldı, onu da kestiremiyorum ya...
      Erdemin  nirvanasında. Yalan söylemiyorum dese de övüngen, kendine milyonlarca yalanı hayasızca sıralıyor. Sen mükemmelsin. Ve bu mendeburlar seni hak etmiyorlar. Hayatta bir yerlere gelemediysen seni hor gören bu insanlardır sebebi. Sana kalsa neler yapardın...çünkü sen iyi, dürüst, zeki, lider ruhlu güzide bir varlıksın. Bunu bilmeli ona göre davranmalı herkes!
     En lezzetli yemeği yapan kadınlardan, rakiplerini alt eden güçlü erkeklerden ve bunların dahi zekasına sahip yavrularından bıktım  usandım. Yemek olmamış diyemezsin . İş yerinde  on para etmez adamın tekisin de diyemezsin. En fazla çocuğunuz zeki ama çalışmıyor cümlesini kurabilirsin. Onun için benim tatlı okurum, şunu söylemek lazım; hadi naş!
     Etrafımda alıngan insana yer yok.
     Alıngan yeri geldiğinde kendi egosunu kaşımak için, sen orada yokmuşsun gibi davranandır. Sevgisi, ilgisi sahtekardır. Biraz kafayı çalıştır göreceksin.
     Hayat kısa. Bu değerli kavramın içini  gerçek insanla doldurmalı. Doya doya gülmeli ve zevk almalı sevmekten. Sana kusurlarını gösterenlerden kaçma bir de...
       Bırak ta adam lafını bitirsin!
                                                                                                                           sevgiyle...










24 Nisan 2014 Perşembe

Yazık!

    Yazık diyorum içimden. Yazık bu kadına. Neden ki? Öylesine. Acıyorum işte.
    Gri takım  elbise giymiş. Pantolon iyi bir seçim değil. Külot lastiği kalçasını sıkmış, eti taşıyor. Dik oturma kaygısından  her an ölebilir. Bir elini diğer avucuyla kavramış sımsıkı. Açarsa ellerinin arasından bir şeyler dökülecek yere. Anlatmaya başladığında da ayrılmıyor eller . Tek yumruk şeklinde sallıyor karşıya. Bazen dudaklarına götürüp, öpüyor  onları. Görüyorum. Aslında  herhangi bir konuda, birbirine bağlı uzun cümleler kuramıyor. Vakıf olduğu bir konu yok kanımca ama, mış- gibi yapma konusunda deneyim sahibi. Birkaç yaşanmışlık  cümlesinden sonra koşulsuz hak verme faslına geçiyor. Temiz Türkçeden yanayım. Çok yanlış kullanıyor gençler. Noktalama işaretleri hak getire! Bitti! Türkçenin kısırlaştığını düşünüyor musun? diye soruyorum. Yo! Türkçe duru, güzel bir dil. Arapçadan, Fransızcadan, İngilizceden arındırılmalı . İyi de diyorum, örneğin Türkçede koymak, dayamak, sokmak kelimeleri pek çok anlam içeriği taşıyor. Yeni kelimeler üretemiyoruz. Aksine bence dışarıdan devşirdiğimiz kelimeler işi kolaylaştırıyor.Seçtiğim fiiller midesini bulanıyor. Bozuk patates kokusu gelmiş gibi burnuna. Küçümsüyor beni. Değişim kaçınılmaz. Etkileşim güzeldir. Noktalama işaretlerine gelince, onlar da değişmeye mahkum. Bize hizmet eden en doğru gramer yapısını ortaya çıkarmak gerekir.Sıkıyor sözlerim. Bu kadar beyin jimnastiği yeter.
    Beyaz gömleğin yakasından kocaman bir kolye akmış bacaklarına doğru. Böyle göz alıcı taşları var. Fosforlu gibi de, değil gibi de. Kaçamak bakışlarla beni süzmek istese de, gururu elvermiyor.
    Konu aşka gelince, duraksıyor. Yılışmak,  bozar!  Nasıl desem, ben daha bi avam, daha bi ayak takımı davranışlar içindeyim. Taşkınlıkları hoş görülen, mahallenin delisi kıvamında bir kadınım  bakışlarında. Duyguları ise, kontrol edebildiği bir makine. Gülümsediğini fark eder etmez, uyarıyor zihnini. Hişt gülüyorsun, kendine gel! Ne öyle, basit kadın gibi. Öyle mi ya, sen gerçek bir hanımefendisin!
     Kendini ikna edebilen birisi.
    Aşk gençlere yakışır, biz kocadık artık! Aşkın yaşı yoktur! A hiçte değil! Bizim şimdi huzura ihtiyacımız var. Kaç yaşında  acaba? 52 olabilir.  Kocana aşık değil misin? İlk aşkın mıydı mesela? Ne biçim soru  bu ya? Özeli bunlar insanın.
    Tamamen  fuzuli hissediyorum kendimi. Peki tamam!
    Oysa içine gömülen duygular fışkırıyor nefesinden. Saçlarından. Ayaklarından. Boyamazsa , silgiyle silinmiş hissi veren gözlerinden. Geçmiş, duygular, silüetler, kişilikler, anılar, yürek çırpınışları  bir sandığa kilitlenip üzerine çimento atılmış. Aşk, gülmek, taşmak bir hanımefendiye yakışmaz zira. Dışarı çıkarken kocasından gelen telefona  önce oflayıp sonra cevaplıyor.. Çıkıyorum. Sen git annemi al, getir! Akşam düğüne gitmem gerek. Mutlaka bulunmalıyız. Çok ayıp olur! Şimdilik sana ihtiyacım yok! Hoşçakal!
    Bana kalırsa,   arayan adam hanımefendinin uşağıydı. Ama o kocası olduğunu sanıyordu....
    İşte bu yüzdendi acımam. Yazık bulmam..

                                                                                                                                            sevgi..


       Yoksa hiç yok olmayacak bir duvar saatinden ne farkı olur insanın? Zamanı gelince çalan ve kendinin farkında olmayan...



22 Nisan 2014 Salı

Kulaktan kulağa

     Geçenlerde bir iletişim seminerine gittiydim  canımın içi dostlarım!  Kulaktan kulağa oyunuyla konuya  girizgah yaptı yetkili , bilgili şahsiyet inanır mısınız? Artık en baştaki  ne duyduysa en sondaki kişiden ''ananın pilavı''  diye bir ses çıktı. E arada 150 kişi var tabii. Gülüştük. Ahaha! İlahi! Annan planı oldu mu sana ananın pilavı. Sonra, süpersin oldu su perisi. Oyunu  kulaktan kulağa, kulaktan dudağa, dudak dudağa ve  dudaktan kalbe değiştirerek, gülüşerek oynamış olduk. Şunu güldürüklü ve unutulmaz  bir biçimde öğrendik ki; dolaylı iletişim yanlış anlaşılmaya açıktır. Ne derdin varsa, git,  direkt söyle!
     Sanki  direkt gidip söyleyince karşımızda anlayacak adam bulacakmışız gibi..o derece  kendinden emin bir oyun sanatı geliştirmiş sosyoloji bilimi.. Oyunu oynayınca herkes aydınlandı!! Yaşı geçkinler panik içinde. Yandakini dürtüklüyor amca. Neydi kızım, neydi kızım? Amca bi sakin ol! Amca sünnetçi değil, sükunetçi, sükunetçi! Amca bak, şansımı denemek istiyorum olacak! Sarışını değil!
   
      Doğru duymak yerine doğru anlamak üzerine oyunlar kurun sevgili sosyologlar. Anlamıyoruz. Söylenenleri anlamamakta ısrarcıyız.
     Misal, beyefendi sağa sinyal verip sola döndünüz ' e verilen  karşılık, sen ne demek istiyorsun? olmamalı. Ananın pilavını  demek istiyorum,karşılığını vermek en doğal hakkım oluyor o zaman bakın uyarıyorum. İşte sırf bu yüzden ilmihal gerektiriyor gündelik yaşam. Kadın hastayım diyor, adam o zaman ilişkimizi gözden geçirme vakti geldi diyor yahu! Neyse;
    Böyle zevkle başlayan seminer, çocuklara karşı nasıl davranışlar içinde olunması gerektiği açılımlarıyla daha da bi zevkle sürüp gitti. Çocukla konuşurken diz çöküp onunla aynı seviyeye gelin! Çocukla iletişimin sırrı bu hesapta. E ama  bizim kültürümüzde ironik atasözleri var; çocukla çocuk olma derler adama. Çocukla bir olanın çocuk kadar aklı yok! derler. Daha niceleri, yazmaya üşeniyorum.
 
    Çocuk deyince aklımda beliren tek kelime var. Merak. Çocuklara yalan yanlış bilgiler vereceğinize, onlara doğru ve gerçek bilgiyi sunun demeliydi sosyolog. Sabah uyandığında yüzünü yıkamazsa şeytan tarafından yalanacağına inanan bir sürü çocuk vardır. Ben de inanırdım. Yemeğini bitirmeyeni  de kurtlar, vampirler yer. Diz çökerek anlatırsın bütün bunları o çocukcağıza.

     Ben demek yok, biz demek var! mış! Benliğini kaybetmiş bir toplumda çok güzel bulmuşlar bu önermeyi de. Sadece kendini anlatan ve övünen  insanlardan kurtulmanın yolu olabilir. İletişimde kolaylıkmış  gerçekten. Ben değil de başka bi arkadaş var, o dedi! Sıyrılmanın en kolay yolu. Biz böyle uygun gördük! Sonuç kötü olursa hem risk hem olumsuzluklar paylaşılmış olur. Kimse prozac kullanmak zorunda kalmaz.
   
     Seminer çıkışında herkesin gözünde nurlu bi ışık. Artık kulaktan kulağa oyunu daha bi anlamlı daha bi bilge.Ve bana kalırsa, İletişim gerçek bir yetenek gerektirir, yeteneğin ortaya çıkıp, işlevselliğinin artması sadece ve sadece okuma ve benlik eğitimiyle olabilir diyorum canımın içi dostlar,

     Auguste Comte' un mezar taşında yazdığı gibi,
İlke olarak aşk, temel olarak düzen, amaç olarak ta ilerleme.
                                                                                                                             sevgi..
     
    

17 Nisan 2014 Perşembe

Parayla saadet oluyor mu?

    Uğruna cinayetler işlenen, kundaktan mezara  üzerine planlar kurduğumuz, insanın  en sadık aşk nesnesi... PARA! Parayla saadet olur mu? Olur muymuş?
    Bu güne kadar parayı sevdiğini söyleyen birine rastladın mı ? Ben rastlamadım. Yok öyle biri. 
    Peki o zaman , aldığın diplomadan, yetiştirdiğin çocuğa, çalıştığın işe, savaştığın  kariyere  kadar peşinde koştuğun nedir? Ruhsal tatmin mi? Hadi canım!
    Cebinde para olmasın, don alamazsın kıçına. Bu kadar net yani.
     Fakirlik onurlu bir durak mı? Hiçte değil!
     Sakıp Sabancı'nın şu sözü fakir milletini rahatlatmış, içine su serpmiştir; binlerce araba üretiyorum  oğlum birine bile binemiyor!!Vallahi  böyle demişti! Bu acıklı sözleri  duyan ezik işçi halkı  bir an Sakıp Bey'den daha varlıklı olduğunu bile düşünmüştür
      Fakat doğru cümle bu değil dostum. Şöyle olmalıydı; Oğlum engelli  çünkü, akraba evliliğinden doğan çocukların engelli olma oranı çok yüksektir. Bu durumu ben de biliyordum ancak, aileme ait olan servet dışarı çıkmasın, servetlerimiz  birleşsin diye (e mecburen!) akraba evliliği yaptım.  Hatta benim diğer çocuklarım da %100 olmasa bile  %50 engelli doğmuştur. Demiyor da! 'Parayla saadet olmaz',  algısını bir güzel pompalıyor uyanık!
       Biz Türk insanının parayla ilişkisi, hay'dan gelip hu'ya gitmesiyle şekillenir gerçi. (Allah'tan gelen Allah'a gider) Kaderciyizdir. Neden? Çünkü paraya söz geçiremeyiz. Korku dağları bekler. O'na hükmetmeyi bilmek, bu dünyada ulaşılması güç bir mertebedir. Yönetemeyiz. Kredi kartı mağdurları birleşip dernek kursun. Birlikten kuvvet doğar.
      Para yönetmeyi becerenlerin ise  ramazan paketlerini fakir fukaraya dağıtmalarını seyrettik bilmem kaç kez. Onların en aşağılık biçimde ruhlarını temize çıkarmalarına alkış tuttuk.
    Önce milletin parasını çalanlar, açlıktan biçare düşen insanların mahallerine dayadılar kamyonları. Açtılar kapakları. Boşalttılar toprağa ekmeği. İzdihamda çocuklar ezildi.
     Para önemlidir. Dünyanın para politikasını yönetenler bir kalpazan çetesiyken, sen fakir kal ben zengin. Sonra  aç karnını doyururum. Adına lütuf derim. Sevap hanem dolup taşar. Nalları dikince de kesin cennete giderim. Zaten düzen bu. Biri kazanırken diğerleri kaybeder. Bize hep  kurşunlar anasınısatim..
     Goril gibi adamların yanında gördüğüm su gibi kadınlar kapitalist düzenin acımasız çarkında sadece gelir düzeylerini arttırmakla meşguller. Aşk meşk hikaye. Sanayinin, fabrikaların zenginlik getirdiği bir muhit varda ben mi görmüyorum. Sanayi bölgesi ilan edilmiş yerlerde halk açlıkla savaşır ve   lağım suları içinde oynar çocuklar. Öyleyse  kazanan kim? Kim götürdü lan paraları?
      Dünyanın kaynakları acımasızca tüketilmekte ve bu büyük zenginliği sadece işbirlikçiler yemektedir dostum. Fakirlik öğrenilecek bir yaşam tarzı değildir. Olmamalıdır da. Bir felsefe de  yaratılmamalıdır. Herkesin gönençte yaşama hakkı vardır. Devletler halkın en temel gereksinimlerini karşılamakla yükümlüdür. Zengin kişinin fakir halka yardımını alkışlamaya devam edersen, bir gün o yardım senin de kapını çalacak bilmelisin. Zenginlik ne zaman ki, vergi kaçırmadan  istihdam yaratır ve insanlara evrensel değerlerde iş gücünün karşılığını verir, hah işte o günü hep birlikte kutlayacağımız bir  karnaval günü ilan edelim.
 
      Hepinizin tek tek gözlerinden öperken, konuya örnek bir fıkrayla bitirelim bari;
     
        Temel ve İdris  can ciğer kuzu sarması iki arkadaştır. Yoksulluk canlarına yetmiş ve  artık şükretmekten vazgeçip isyan etmeye başlamışlardır. Yine böyle,  ağlayıp sızlayarak 1 haşlanmış yumurtayı ikiye böldükleri bir zamanda  karşılarına dilek cini çıkıverir. Durun der, bırakın sızlanmayı. Kader size de güldü. 3 yumurta Temel'e 3 yumurta İdris'e uzatır. Alın bu yumurtaları gidin barakalarınıza. Yumurtaların her biri bir dilek içindir. Önce kıracak sonra dileğini söyleyeceksin.
        Bizimkiler sevinçten çılgına döner. İdris yumurtalarını alıp barakasına koşar. İlk yumurtayı kırar ve bu baraka saraya dönüşsün der. Hop saray olur. İkinciyi sarayın odaları ağzına kadar altında dolsun diyerek kırar. Hop o da olur. Ve son olarak güzel mi güzel bir hatun olsun ki, bu zenginliğin tadı çıksın der. Hop,   fıstık gibi bi kadın altınlar arasında İdris'e bakmaktadır. Ancak İdris'in aklı Temel'dedir. Her şeyi bırakıp Bi koşu Temel'e gider. Ne görsün!?  Temel'in baraka  olduğu gibi durmakta  ve  Temel  oturmuş sarsıla sarsıla ağlamaktadır. Temel noldu?
        Sorma yumurtaları aldım tam içeriye girerken ayağım eşiğe takıldı düştüm. Yumurtanın biri düşüp kırıldı. Hasiktir! dedim. Her yer s.k olmasın mı? İkinciyi  bütün  s.kler gitsin diye kırdım, bu sefer benimki de gitti. E mecburen üçüncüyü benimki geri gelsin diye kırdım..
                                                                                                                       sevgiyle..